Hani duyduğunuzda umursamadığınız, öylesine gelen sözler vardır, sonradan derin anlam kazanan, O'nu veya olacakları anlattığını sandığınız. Bu da öyle bir şey işte. Nereden bilinecekti ki, çok şeyler yapmak için çıktığı yolculuk, son yolculuğu olacak !...
Sevgili Murat (hala ne kadar garip, böyle arkasından seslenmek!) vefatından kısa süre önce yanımdaydı.
-"Semih, İstanbul'a gidiyorum. Burada olmuyor, karar verdim buna" ve
-"Yapacak bir şey yoksa ölürüm ben daha iyi" demişti.
Bunu söylerken öylesine ciddiydi ki, nedenini sorgulama cesareti olamazdı. Üretmeden yaşamaktansa, ölümü tercih edeceği çok aşikardı işte.
E vet, üretmek! Galiba Murat'ı tanımlayan en önemli şeydi bu. Tüm heyecanların körelmeye yüz tuttuğu bu orta yaşlarda bile, hiç tükenmeyen o çocuksu heyecanlarla başlayan, bitmek - tükenmek bilmeyen projeler, planlar, tasarımlar... Öylesine içten, öylesine inanarak....
Burada olduğu sürece koşarak yanıma gelir, hazırladığı projeleri heyecanla bana anlatmaya başlardı. Ve merakla beni gözlerdi, tepkim ne olacak diye. Kendisi de kendisini biliyordu çünkü, o iç dünyasının zenginliğinde sıradan olan şeyler, başkaları için çok zor. Bende rasyonelliğini görmek ister gibi olurdu hep...
Allah vergisi işte! Başka türlü tanımlamaya zorlanıyorum. Kimsenin bir şey öğretmeden, sadece kendi iç dünyası ile onları yapmış olmayı nasıl tanımlayabilirsiniz ki? Böyle küçük bir yerden,'teşvik ne demek! daha çok engelleyerek' konusunda yetkin hale gelmek. Sürekli kendini yenilemek. Daha çocukluğunda sayfalar dolusu eskizleri vardı, hemen çoğu bir sanatçıya adanmış. Daha o yaşlarda "bak şu şunun için, bak bu bunun için" der anlatır dururdu. Çoğunu gerçekleştirdi de sonradan. O sanatçılar O'nun hazırladığını giydi. Hayallerinin peşinde koşmasını da gerçekleştirmesini de bildi yani bu yönüyle...
Acelesi varmış gibi koşarak yaşadığı onca yıllardan sonra buraya tekrar döndüğünde, moda gibi geçici uğraşın zıttı sayılabilecek, resim gibi kalıcı bir uğraşa başlamıştı. Sanki onca yaşanmışlığın ertesinde arınmışcasına sürekli "doğa, barış, kardeşlik" derdi. Şehirin ve şehir yaşamının ne demek olduğunu ondan iyi bilen yokmuş gibi bir çiçeği koklayışında hücrelerine dek dolduğunu, gözlerinin ışıl ışıl olduğunu hemen fark edebilirdiniz. Bunlardı yaşamın kendisi O'nun için, doğa ile iç içe ve onu yaşamak.
Alışkındım, bazen ortalardan kaybolur bir süre ses seda çıkmazdı. Bilirdim, gene bir yerlere gitmiş veya yeni heyecanların peşinde kendini kaptırmış (ne garip, hala öyle sanki). Son ayrılışınıda öyle sanmıştım. "Ne zaman dönüyorsun?" diye sorduğumda, yeni bir başlangıç için İstanbul'a gideceğini ve oraya yerleşmeye gittiğini söylemişti. Ve gene bir sürü döküman bırakmıştı bana hazır etmem için. Ne gariptir ki ben daha hazır edemeden vefat haberini almıştım.
Tanıyan, bilen herkes benim yaşadığım şoku yaşadı sanırım. Böylesine yaşam dolu bir insanın aniden rahatsızlanıp vefatı bir şamar etkisi yaptı ruhlarda. 'Kuş gibi uçtu gitti...', 'Hızlı yaşadı, genç öldü...', 'Allah sevdiğini erken alırmış yanına...', 'Ölüm hiç yakışmadı O'na...', her biri uyabilir bu duruma. Ama şu bir gerçekki artık yok aramızda ve biz ilk başlarda inanmakta zorlandığımız vefatına kendimizi alıştırıyoruz.
Diliyorum, melek yüreğine melekler yoldaşlık ediyordur orada Murat. Seni özlemle anıyoruz sevgili dostum, nur içinde yat...